Bekir Bozdağ: Parlamenter sistem operasyona açık bir sistem
 EskiAdalet Bakanı Bekir Bozdağ, muhalefetin speküle ettiği, 7 Haziran seçimlerinin en önemli başlığı ‘Başkanlık Sistemi’ni STAR’a anlattı. Bozdağ: Parlamenter sistemde halk sandıktan güçlü bir iktidar çıkarmazsa Meclis operasyona müsait hale geliyor. Medya, sermaye, dış güçler hükümeti değiştirmek istediğinde milletvekillerine yöneliyor. Ecevit’in nasıl hançerlendiğini hatırlayın.

Başbakan Davutoğlu yeni yargı reformu strateji belgesini açıkladı. Seçimler nedeniyle Adalet Bakanlığı görevinizden istifa etmiş durumdasınız ama bu pakette emeğiniz olduğunu biliyoruz. Nasıl bir ihtiyaca binaen geliştirildi bu belge?

Yargı Reformu Strateji Belgesi hazırlanan ikinci belge. İlki 2010-2014 arasını kapsıyordu. Başbakanımızın açıkladığı belge ise o günden bu yana yaşanan gelişmeleri kapsayan ve güncelleyen zenginleştirilmiş bir belge. Yargı alanından pek çok paydaş ile AB ile alakalı birimlerle kişilerle de görüşülerek hazırlandı. Hem tüm alanları kapsayan hem de çözüm önerileri içeren bir strateji belgesi bu. Önümüzdeki sürecin yol haritasıdır. Bakanlık hemen bir eylem planı hazırlayacak ve strateji belgesinde bahsi geçen konuların hangi takvim içinde yapılacağı kamuoyuyla paylaşacak. Böylece kendimizi de bu takvime bağlamış olacağız.

AİHM’E GİDEN DAVA SAYISINI AZALTTIK

AK Parti 13 yıldır iktidarda. Siz de başından beri etkin görevlerde bulundunuz. Türkiye’de yargı her zaman çok sorunlu oldu ama AK Parti 2002’de hükümet olduğunda yargıda ne buldu, ne yaptı, ne yapamadı? 13 yılın yargı muhasebesini istiyorum.   

Yargıyla ilgili sorunlar olduğunu biliyorduk ama gelince o sorunların ne kadar büyük olduğunu da gördük. Geldiğimizde hakim-savcı ve yardımcı personel sayısı bakımından hem de bina ve malzeme bakımından büyük yetersizlikler vardı. Uygulanan kanunlarda da vatandaşın hakkını hukukunu korumayan, adaletin tecellisine layıkıyla hizmet etmeyen pek çok eksikler yanlışlar vardı. AİHM önünde Türkiye aleyhine yığılmış binlerce dosya vardı. Yargıda reforma ihtiyacımız olduğunu gördük ve bütüncül yaklaşmaya özen gösterdik. En başta hak ihlallerinin yargı eliyle daha fazla olduğunu gördük ve bu yönde reformlar yaptık, insan hakları ihlallerine yol açan kuralları ve uygulamaları değiştirdik. Türkiye’nin AİHM’deki dava sayısı 10 binin altına düşmüş durumda. Ki bu bizim için büyük başarı.

HAKİM SAVCI SAYISINI 7 BİNDEN 14 BİNE ÇIKARDIK

Hakim savcı sayısında da ciddi artış yaptık. 2002’de 7 bin civarında hakim savcı vardı, şu an 14 bin civarında. İkiye katlamışız. Yardımcı hukuk personeli sayısı da ikiye katlandı. Avukatlık dönemimden iyi hatırlıyorum, hakimler karar yazdırmak için duruşmaları ona göre ayarlar ve zabıt katiplerini nöbetleşe kullanırlardı. Yeterli katip yoktu. Kararları yazdıracakları bilgisayarlarda kağıt yoktu, yazıcıda toner yoktu, avukatlardan istiyorlardı. Durum buydu. Şu an ise tüm hakim savcılarımızın kullanımına bilgisayar tahsis edilmiş durumda.

ADLİYELERDE FARE KAPANLARI VARDI!

Türkiye’nin bunu karşılayacak bütçesi mi yoktu o zamanlar, yoksa sorun kötü yönetim miydi?

Hem yönetim hem bütçe sorunu. Ekonomi zaten dip yapmış ülke kötü yönetildiği için. Ayrıca Adalet Bakanlığında da beceriksiz bir yönetim var. Adliyeler merdiven altında, en izbe, karanlık, kahveden bozma yerlerdeydi. Biz adalet binalarını adalet saraylarına dönüştürdük.

2002’de Sultanahmet Adliyesi’nde bile, kapıların arkasında kocaman fare kapanları olduğuna, raflardaki dosyaların rutubetten birbirine yapışmış, mürekkeplerin dağılmış olduğuna benim de şehitliğim var evet.

Tahtakuruları, fareler, başka sıkıntılar… Bütün bunları aşmak için AK Parti için çok önemli adımlar attık. Uzun yargılamalardan, geciken adaletten herkes şikâyetçiydi. Eskiden bir hâkim, bir nüfus kaydını almak için önce başsavcılığa, başsavcılık nüfus il müdürlüğüne yazıyordu. İl müdürlüğü başsavcılığa, başsavcılık mahkemeye yazıyordu. Tapu kayıtları da, adli sicil kaydı öyle. Biz vatandaşın işi kolaylaşsın, hızlansın diye UYAP sistemini kurduk. Dünyaya örnek bir sistem. Hakim UYAP’tan alması gerekeni kendisi hemen alıyor.

YANLIŞ YAPANIN İZİ SÜRÜLÜR

UYAP’ın da atlatılabildiğini gördük 17-25 Aralık’ta?

Kötüye kullanmak istenirse, kullanılmayacak sistem yoktur. İnsan eliyle işliyor çünkü. O insan kötüye kullanırsa önüne geçecek bir yol dünyada yok. Ama kötüye kullandığı tespit edildiğinde anında gereği yapılıyor, o kişi cezalandırılıyor. UYAP’ta yapılan hiçbir işlemin silinme imkânı yok. Verileri geri getirmek, biri bir yanlışlık yaptığında onun izini sürmek teknolojik olarak mümkün.

YARGIYA GÜVEN İYİ NOKTADA DEĞİL

17-25 Aralık savcıları Celal Kara ve Muammer Akkaş hakkında, Balyoz davası ve MİT tırlarına operasyon yapan savcılar hakkında “görevi kötüye kullanmak”tan haklarında iddianameler hazırlanıyor. Yetkilerini başka amaç için kullanan ve yargıya güveni sarsanlarla ilgili cezalandırma dışında önleyici tedbir alınamaz mı? Toplumun tahammülü giderek azalıyor çünkü.

Yargı herkesin güvenebileceği bir yargı olmalı. Orada haksızlık yapılmaz, haksızlığa izin verilmez, hak sahibine teslim edilir. Yargı ancak o zaman toplumsal barışın huzurun sigortası olur. Şu an yargıya güven bakımından iyi bir noktada değiliz. Ama yargıya güveni mesela sağlık sistemine güvenle kıyaslamak doğru değildir. Çünkü yargıya başvuranların yarısı zaten otomatikman verilen karardan memnun olmuyor çünkü davayı kaybediyor. Bir kısmı da karar istediği gibi çıkmadı diye hoşnut olmuyor. Dolayısıyla böyle bir durum var ama biz yine de memnuniyeti artırıcı tedbirleri almalıyız, alıyoruz.

CELAL KARA, MUAMMER AKKAŞ

Son strateji belgesi dahil reform çabalarının bununla ilgisi ortada ama şu da var: Ergenekon, Balyoz, 28 Şubat, 12 Eylül gibi büyük tarihi ve siyasi davalar birer birer kadük oldu. Evet, paralel yapının kurunun yanında yaşı da yakarak kendi elemanlarına stratejik noktalarda yer açmaya çalıştığı görüldü ama o darbe hazırlıkları da, suç da vardı. Bu defa da yaşın yanında kuru da kurtuldu, aklandı. Birebir canı yananlar, mahkemeye işi düşenler değil ama bu büyük kamu davalarını takip edenlerin zihninde de büyük bir hasar oldu?

Bu durum yargıya saygıyı belirler. Saygı varsa güven de yüksektir. Bu noktada kötüyüz. TÜİK’in yaptığı ölçümlere göre yargıya saygı yüzde 50’lerde. Bir üniversitenin yaptığı güven ölçümü ise yüzde 20’lerde. Bu fevkalade kötü. Yargının verdiği kararların toplumda doğurduğu algıyla alakalı. Diyelim Balyoz’da, bir kısım insan kendilerine isnat edilen suçlarla yargılandı. Bir kısmı ağırlaştırılmış müebbet, bir kısmı müebbet, bir kısmı süreli ceza aldı, bir kısmı da beraat etti. Konu Yargıtay’a geldi. Yargıtay cezaların bir kısmını onuyor, bir kısmının cezasını çeşitli sebeplerle bozuyor. Cezaları kesinleşen kişiler Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapıyorlar, mahkeme talebi haklı görüyor ve yeniden yargılama veriyor. Yeniden yargılamada da mahkeme hepsine beraat kararı veriyor. Eğer dosyası aynı, delilleri aynı bir konuda ülkenin iki ayrı mahkemesi birbirine zıt iki ayrı karar veriyorsa oturup düşünmemiz lazım. Suçsuz insanlara en ağır cezaları vermişlerse de, suçlu insanları suçsuz diye beraat ettirmişlerse de onlar bu mesleğe en büyük kötülüğü yapmış, yargıya güvene en büyük darbeyi vurmuş insanlardır. Bu onu gösteriyor. Celal Kara, Mit tırları, Balyoz… Bunların hepsi bu kapsamda. Yargısal faaliyetin sınırlarını çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bile bile yanlış karar vermeyi, yetkisi yokken dosyaya müdahil olmayı ve belli bir amaçla karar çıkartmayı kimse yargısal faaliyet diye adlandıramaz. Muammer Akkaş mesela, önüne gelen dosyayı hiç açmadan, hiç okumadan kararlar veriyor. İnsanların ekonomik iflasına ya da hürriyetine dair karar veriyorsunuz, dosyanın kapağını açmadan verilen karar yargısal faaliyet olabilir mi?

MİT TIRINI DURDURMAK YARGISALFAALİYET DEĞİLDİR

Paralel yapının tezi mesela, MİT tırlarının durdurulmasının da yargısal faaliyet olduğu yönünde?

Kanun çok açık. Diyor ki, MİT’e ilişkin soruşturmalar Başbakan’ın iznine tabidir. Bir ihbar var tırlarla ilgili. Savcı geliyor. Devletin bütün kurumları, Emniyeti, Valiliği, Mit yetkilileri diyor ki, bu tırlar MİT’e aittir, tırdaki görevliler MİT görevlileridir, yasa da budur. Bu durumda savcının yapması gereken şey belli. Soruşturmayı durdurup Başbakan’ın iznine müracaat etmek. Fakat savcı bunu yapmıyor. Ben de soruyorum, bir savcı yasayla, anayasayla, vicdani kanaatle hareket etmesi gerekirken hangi bağlılıkla hepsini bir kenara koyabiliyor? Bunun yargısal faaliyet olduğunu kim söyleyebilir? Yargısal faaliyet hakimlerin savcıların görevlerini kötüye kullanmak için, kendi ideolojileri siyasi görüşleri ya da başka mensubiyetleri için kullanacakları bir şemsiye, bir paravan değildir. Adaletin tecellisi için ona verilmiş bir haktır.

PARALELLE MÜCADELE DEVLET KARARIDIR

Paralel yapının suç işlemiş elemanlarıyla ilgili başlayan bazı soruşturmalar davalar var, Tahşiye operasyonu, 2010 KPSS sorularının çalınması, MİT tırlarının durdurulması, 17-25 Aralık gibi. Bunlar paralel yapının harekete geçmiş, geçirilmiş unsurları. Ama biliyoruz ki çok daha geniş bir alanda yapılanmış bir örgüt bu. Uyuyan hücreler dahil, paralelle mücadelenin neresindeyiz?

Devlet hukukun dışına çıkan bütün yapılar gibi paralel yapıyla ilgili olarak da gereğini yapar. Vatandaşımız müsterih olsun. Hem yargıda hem diğer alanlarda. Devlet, kendi içinde devletleşilmesine, başka yapılar oluşmasına izin vermez. Paralel çevreler kendi tabanlarını beklenti içinde tutmak için sürekli propaganda yapıyorlar. 30 Mart’ı bekleyin diyorlardı, 30 Mart geçti. 10 Ağustos dediler, geçti. Şimdi de 7 Haziran’ı bekleyin neler olacak diyorlar. Sürekli olarak beklentiyi geleceğe aktarıyorlar. Ben buradan açık ve net olarak söylemek isterim ki; paralel yapıyla mücadele sadece bir AK Parti kararlılığı değil, bir devlet kararlılığıdır. Ve bu kararlılık kesinlikle devam edecektir. Devlete hizmet edenler arasında kanunlar dışında bir bağlılığa, hiyerarşiye amaca hizmet etmeye kalkan olursa karşısında kanunları ve devleti bulacaktır.

BİZİM BAŞKANLIK ÖNERİMİZ FARKLI

AK Parti seçim beyannamesinde başkanlık sistemini de öneriyor, taahhüt ediyor. Başkanlık Türkiye siyasetinde AK Parti öncesinde de konuşulmuş olmasına rağmen hala pek anlaşılmış değil. Bir kafa karışıklığı hatta kakafoni var sanki?

Geçmişte Özal da Demirel de Türkeş de Erbakan da başkanlık sistemini istediler ama şartları farklıydı. Rahmetli Özal da, Demirel de iktidardaydı ama en zayıf dönemlerinde bunu istediler. Rahmetli Erbakan ve Türkeş ise muhalefet dönemlerinde söylediler. AK Parti ise en güçlü döneminde, yasamada çoğunluğa sahip, yüzde 50 oyu olan bir iktidar partisi olarak seçim beyannamesine “parlamenter sistemi başkanlık sistemiyle değiştireceğim” maddesini koyuyor. Bu anlamda bu bir ilktir.

TÜRKİYE’DE YASAMA VE YÜRÜTME AYRI DEĞİL

AK Parti’nin modelini konuşalım o halde. Türkiye başkanlık sistemine neden geçmeli? 

Güçlü siyasi iktidar, güçlü yasama, güçlü yürütme, güçlü denetim, hızlı karar alma ve en iyisini yapmak bakımından en iyi sistem başkanlık sistemi. Yasama ve yürütmenin birbirine karşı tam bağımsız olduğu sistem başkanlık sistemi. Şu an parlamenter sistem var mıdır derseniz, bana göre yoktur. Adı parlamenter sistem olsa da aslı yoktur. İşleyişte ve özellikleri itibariyle bir kısmı parlamenter, bir kısmı başka sistem. Diyoruz ki, yasama yürütme ayrı olacak. Türkiye’de ayrı mı? Hayır. İktidar nereden çıkıyor? Meclis çoğunluğundan. Komisyonlardaki çoğunluk kime ait? İktidara. Genel kuruldaki çoğunluk kime ait? İktidara. Komisyonlardan ve genel kuruldan iktidara rağmen bir kanun çıkabilir mi? Hayır. Ak Parti’den önce de yasama yürütmeden asla bağımsız değildi. Yasama ile yürütme birleşmiş durumdadır Türkiye’de. Yasamadaki iktidar partisi üyeleri yürütmenin başarısını kendi başarısı olarak gördüğü için yürütmeyi etkin biçimde denetlemiyordu. Yürütme zarar görürse kendisi zarar göreceğini düşünerek bağımsız hareket etmiyor. Bu nedenle yasama yürütme ayrı değildir Türkiye’de, hiç olmamıştır, koalisyon dönemlerinde de böyledir. Bal gibi de yasama ile yürütme aynıdır bağımsızdır.

PARLAMENTER SİSTEM OPERASYONA MÜSAİT

AK Parti yasamada da bu kadar güçlü olduğu bir dönemde kendi etkinliğini daraltacak bir değişikliği neden istiyor peki?    

Benim şahsi kanaatim şu: Siyasi iktidar ülkeleri güçlü kılar. Güçlü iktidar o ülkenin hem refahını artırır hem de her alanda gelişmesini sağlar. Bugün Türkiye’nin 62. Hükümeti iktidarda. Cumhuriyetin ise 93 yılı. Bir buçuk yılda bir hükümet değişmiş yani. Tek parti dönemini ve tek başına iktidar olan DP, AK Parti sürelerini çıkardığınızda bir yılın bile altına düşüyor süre. Bir yılda hangi politika uygulanabilir, seçim meydanlarında söylenen hangi söz tutulabilir ki. Ben Amerikanın kaçıncı başkanın görevde olduğunu, kuruluş yılı üzerinden hemen bulabiliyorum. Türkiye’de bu mümkün değil. Bizde iktidar 276 ile oluyor. Eğer koalisyon olursanız da güçlü değilsiniz. Üç ortak bir araya geliyor a politikasına b partisi, b politikasına c partisi itiraz ediyor, karar alma ve kararları etkin uygulama kabiliyetinden yoksunsunuz. Tek parti olarak ama diyelim ki 280 ile iktidar oldunuz, yine güçlü değilsiniz. Milletvekillerinizin bir kısmı gelip diyebilir ki “Sayın Başbakan şunu şöyle yap, yalnız değilim benim 5-6 arkadaşım daha var”. Başbakan, Hükümet bu şartlarda cesur adımlar atabilir mi? Atamaz. Çünkü gücü kıla bağlı onun. Operasyona açık. Geçmiş dönemlerde medya, sermaye, dış güçler hükümete operasyon çekmek istediğinde parti içinde milletvekilleriyle operasyon yapıyorlardı. Parlamenter sistem buna müsait çünkü. Merhum Ecevit’in başına gelenleri düşünün, oğlu gibi bilinen Hüsamettin Özkan –kim ayarttıysa ayarttı- tabiri caizse Ecevit’i arkadan hançerledi. Ecevit’in bakanları Hüsamettin Özkan, İsmail Cem bir bir istifa ettiler operasyon çektiler. Vatandaş bunun bedelini ödediği için 2002’de “ben bir daha buna katlanamam” demiş o bedeli ödeten partileri meclis dışına çıkarmış, meclis dışında olan iki partiyi de meclise sokmuştur. O günden beri halk AK Partinin icraatlarını benimsiyor, desteğini hiç geri çekmiyor. Onun için diyoruz ki şu andaki parlamenter sistemde halk bir partiyi çoğunluk hükümetiyle iktidara getirmezse, ülke kaybeder. Ama başkanlık sisteminde siyasi istikrar da güçlü iktidar da sandıktan güçlü çıkıyor. Başkan doğrudan seçiliyor. Kimsenin onayına icazetine ihtiyacı yok. E iktidar güçlü, parlamentonun güvenine ihtiyacı yok.

HESAP SORMA, HESAP VERME TAM OLACAK

Başkanlık sisteminde denge ve denetleme nasıl olacak? 

Deniyor ki hükümet hesap versin. Mevcut sistemde istendiği gibi olmuyor bu. İktidar grubu çoğunlukta olduğu için olmuyor. Öte yandan koalisyonlar da olduğu zaman hesap verecek olan belli değil. Halk sorduğunda şunu vaat ettin yapmadın diye, e ben tek başıma iktidar değildim ki. Hesaptan kaçılıyor. Ama başkanlık sisteminde hesap soran belli, halk, hesap verecek olan da belli, başkan. Bir başka şey de şu: Halkın oy verdiği seçim beyannameleri koalisyonlarda hiç uygulanmadığı halkın onaylamadığı bambaşka politikalar devreye giriyor. Pek çok belirsizliği içeriyor parlamenter sistem. Artık hesap soran veren belli olsun, güçlü iktidar istikrar olsun. Biz bunu Türkiye için istiyoruz. Her zaman AK Parti gibi güçlü iktidarlar olmayabilir, onun için biz, en güçlü olduğumuz dönemde Türkiye’nin hayrına en zaman gücü ve istikrarı tesis edecek sistemi getirelim diyoruz.

Başkanlık sisteminin ne olduğuna dair bunca kafa karışıklığını neye bağlıyorsunuz peki? AK Parti mi bunu doğru anlatamadı, doğru zemin mi oluşmadı ya da sabote mi edildi anlatımlar?

Başkanlık sistemine Türkiye’de karşı olanlar kamuoyunu etkileme konusunda daha güçlü. Anayasacıların siyaset bilimcilerin kitaplarını açıp bakın, sistemleri anlattıkları bölümlerde başkanlık sistemini gizlemek için nasıl gayret ettiklerini göreceksiniz.

Sebep?

Siyaset bilimi alanına hâkim olan akademi çevreleri çoğunlukla sol çizgide olduğu için hep karşı çıkmışlardır. Ecevit de buna evet dememiştir, CHP genel başkanları da. Çünkü sol çizginin gücü, toplumsal karşılığı sınırlı. Onun için de başkanlık sistemi gelmesin, hiç değilse ara dönemlerde, darbelerin yedeğinde iktidar olabiliriz diye bir umutları var. Onun için de medyada etkin olan kesimlerle birlikte başkanlık sisteminin tartışılmasını, halk tarafından bilinmesini istemiyorlar. Halk sistemi bilirse, bu kadar iyi bir sistemi neden istemiyorsunuz diye bunlara kızacak. En doğrusu nedir? Onlara göre tartışmamaktır. Dikkat ederseniz biz gündeme getirdik sol çevreler muhalefet partileri tartışmaktan kaçındı.

MUHALEFET BAŞKANLIKTAN KORKUYOR

Amerika’daki başkanlık sisteminde iktidarın iki parti arasında Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasında yer değiştirdiğini görüyoruz. Türkiye’de ise ana muhalefet partisi bile yüzde 25’lerde. İktidar umudu, hele de tek başına iktidar umudu yok. Son yıllara ise muhalefet partilerinin iktidar partisine karşı birbirleriyle ve çeşitli legal-illegal yapılarla işbirliğine gittiğini görüyoruz. Yani muhalefet AK Parti’ye karşı birleşiyor ve sistem aslında iki partili sistem gibi işliyor. Amerika’daki gibi bir başkanlık olursa muhalefet için de bir gün iktidar olma umudu doğmaz mı?

Bu konuda ben de aynen böyle düşünüyorum. Mevcut sistem içinde CHP asla tek başına iktidar olamaz. Ama Türkiye başkanlık sistemine geçerse solcu bir isim de başkan seçilebilir. Çünkü diyelim ki halk sağdan seçtiği başkanlardan memnun kalmazsa ve sol da iyi bir aday çıkarabilirse onu denemek isteyebilir. O isim başarılı olursa onu bir daha isteyebilir. Başkanlık sistemi aslında CHP’ye de iktidar yolunu açabilecek bir sistem. Ama şöyle bir özelliği var sistemin, ondan dolayı da istemiyor liderler. Bahçeli de istemiyor sağdan olmasına rağmen. Halbuki Türkeş Dokuz Işık kitabında “tek başkan, tek meclis bizim tarihimize geleneklerimize daha uygun” diye ballandıra ballandıra anlatıyor ama Bahçeli karşı çıkıyor. Karşı çıkıyorlar çünkü güçlü lider gerektirir başkanlık sistemi. Zayıf liderler genel başkanlar istemez bunu. Çok aday çıksa da yüzde 51’in oyu arandığı için iki aday yarışacak neticede. Çatı adayı niye getirdiler? Tayyip beyin karşısında kendilerini, karizmalarını yetersiz gördüler ve bizden daha karizmatik, daha fazla oy toplayacak, daha güçlü olacak biri olsun diye, kendilerini zayıf gördükleri için, ithal adayı çatıya çıkardılar. O da onlardan daha güçlü değildi de vehimleri öyleydi. Şimdi başkanlık sisteminde her kesim tarafından sevilen sayılan güvenilen, donanımlı karizmatik, hitabeti güçlü, boylu poslu birini aday yapmak zorunda sol partiler de dahil. Başkanlık sisteminde güçlü olmayan aday konulamayacağı için her durumda Türkiye’nin güçlü bir adayı olacaktır. Onun için zayıf liderler başkanlık istemiyorlar. Bir başka şeyde, başkanlık sisteminde kaybeden liderler giderler. Al Gore aday oldu, kaybetti gitti. Biden aday oldu, kaybetti gitti. Kazanan kalıyor, o da sadece iki dönem kazanırsa kalıyor. Onun için şimdi Türkiye’de partilerinin başkanlık koltuğuna alışmış, kaybettikleri halde zafer kazanmış edalarla dolaşmaya alışmışlar. O yüzden başkanlık sistemi gelirse bizim başkan olma şansımız yok, genel başkanlığı sürdürme şansımız da yok, deyip karşı çıkıyorlar.

KUTUPLAŞMA AZALACAKTIR

Başkanlık sistemi ABD’de olduğu gibi iki partili sistemi gerektiriyor aslında. Bu durum kutuplaşmayı artırmaz mı?  

Tam tersine. Çünkü uçlara gideni yüzde 51 ile iktidara taşımaz halk. Düşünün, Türk ırkçılığı üzerine siyaset inşa eden MHP ya da Kürt ırkçılığı esasıyla siyaset yapan HDP başkanlık olsa yüzde 51 oy alabilir mi? Alamaz. Hiçbir ırkçı bu ülkede başkan seçilemez. Ya da Ahmet Necdet Sezer gibi laikçi ulusalcı birisi kıyamete kadar seçim olsa Türkiye’de başkan seçilebilir mi? Kini öfkeyi ötekileştirmeyi benimsemiş kimse başkan seçilemez. Onun için de bütün marjinal gruplar, keskin ideolojiler bu sistemde bize ekmek yok diyorlar istemiyorlar. Çünkü başkanlık sitemi herkesi merkeze çağıran bir sistem. Siz sağdan olsanız da soldan da oy alacak birini aday göstereceksiniz. Soldan olsanız da sağın da sevebileceği birini aday yapacaksınız. Bu durum siyaseti de törpüler merkezileştirir. Kutuplaşmayı da azaltır.

IRKÇI LİDER BAŞKAN OLAMAZ, DEMİRTAŞ İYİ BİLİR

HDP Eşbaşkanı Demirtaş Erdoğan’a hitaben söylediği “seni başkan yaptırmayacağız” sözüyle ve parti olarak seçime gidiyor. Barajı aşmaları halinde Meclis aritmetiği bozulacak. Bu durumda AK Parti’nin yeni döneme dair başkanlık dahil vaat ettiği değişiklikleri, programını bozar mı?

Parti olarak programımızı bozmaz. Biz başkanlık sistemini bir proje olarak halkımızın önüne koyuyoruz. Bir anlamda halk onayına sunuluyor. Halk tekrar AK Partiyi güçlü şekilde tek başına iktidar yaparsa Türkiye halkı başkanlık sistemini istiyor demektir. Demirtaş’ın açıklamasına gelince, HDP başkanlık sisteminin esasına karşı, isme değil. Çünkü ırkçı bir partinin Türkiye’de başkan olamayacağını en iyi onlar bilir. Başkanlık sistemi fikirleri değil ama saplantılı ideolojileri yok eder. Neden yaptı Demirtaş o açıklamayı? Kamuoyunda HDP barajı geçerse AK Partiyle anlaşacak başkanlık sistemini getirecek söylentilerine cevap olsun diye. Çünkü barajı geçmesi için AK Parti karşıtı oylara ihtiyacı var. Onlara mesaj verdi. Seçim sonucu bu anlamda bizim hedefimizi değiştirmez. Eğer 330 ve üzeri bir oyla iktidar olursa anlamı şudur: Vatandaş Meclis’e talimat veriyor, başkanlık sistemine geçmek için gerekeni orada yapın anayasa değişikliğini yapın biz bunu kabul ediyoruz demektir. 367 ile çıkaramazsanız 330 ile çıkarın bana getirin, uzlaşmayı sistem değişikliğini ben yapacağım demektir. Gizli kapaklı bir şey yok. AK Parti ne istediğini, neden istediğini net olarak söylüyor, ilan ediyor, getirip vatandaşın vicdan terazisinin üstüne koyuyor.

BEYANNAMEMİZ YENİ ANAYASANIN NÜVESİDİR

AK Parti seçim beyannamesi bir toplumsal sözleşme metni olarak çıktı. En fazla yapılan vurgu insan onuruna idi ama anayasanın tüm alanları yeniden tarif ediyordu. AK Parti’nin yeni sivil anayasasının nüvesi taslağı denebilir mi bu beyannameye?

Yeni anayasaya bakışımızı, hangi esaslar üzerine bina edilmesi gerektiği hakkındaki görüşlerimizi ihtiva ediyor evet. Elbette bu anlamda bir çerçeve oluşturur. Ama seçimlerden sonra yeni anayasa gündeme geldiğinde AK Parti toplumun önerilerini, hazırlanmış olan taslakları, Türkiye’nin literatürünü tecrübesini de göz önüne alarak o süreci yürütecektir. Bizim daha önce Prof. Ergun Özbudun başkanlığında bir heyete hazırlattığı anayasa taslağı var. TÜSİAD’ın, TOBB’un partilerin, STK’ların, üniversitelerin son dönemde Meclis Uzlaşma Komisyonunun yaptığı bir çalışma var. Bunların hepsi değerlendirilecektir. Biz yeni anayasayı en geniş uzlaşma ile yapmayı istiyoruz. Ama eğer partilerle uzlaşabilirsek en güzelidir. Biz bunu denedik olmadı.

Yine dener misiniz?

Tabi uzlaşma imkânı varsa bu imkan her zaman kullanılır. Ama geçmişteki tecrübelere bakınca zor. Ben bunu şöyle yorumluyorum: muhalefet partileri yeni anayasanın hayata geçmemesi için çalışmayı zamana yayma taktiği uyguladılar ve bunda da başarılı oldular.

Türkiye’nin böyle bir sürece tahammülü yok ama bir daha?

Onun için yeni dönem parlamentosu bu tecrübeden istifade edecektir, komisyon olur mu, bu komisyonu kötüye kullanmak isteyenlere karşı mekanizmalar mutlaka olur. Yeni dönem partiler için büyük bir imtihan olacak.

SÜREÇ HDP’NİN BARAJ ALTINDA KALMASINDAN ETKİLENMEZ

İlk defa yüzde 1’in bile çok değerli olduğu bir seçim olacak. Parti olarak seçime giren HDP’yi kamuoyu araştırmaları hep sınırda gösteriyor. HDP’nin barajı aşamaması, Meclis dışında kalması çözüm süreci nasıl etkilenir?

Çözüm süreci bundan etkilenir elbette ama çözüm süreci HDP Meclis’te diye yürüyen bir süreç değil. AK Parti hükümetinin iradesiyle başlamış ve bu sayede yürüyen bir süreçtir. Amacı belli, süreç de bu amaç için sonuna kadar yürüyecektir. HDP’nin mecliste olmaması bu süreci asla akamete uğratmaz. Birileri aman süreç akamete uğramasın diye oraya oy vermeye kalkacaklara açık net olarak söyleyeyim. Süreç yoluna devam eder.

HDP TÜRKİYE KARŞITI PROJEYE İKNA EDİLDİ

HDP sürecin tam ortasında böyle bir riski neden aldı sizce?

Ben bunun bir proje olduğunu düşünüyorum. HDP seçime parti olarak girmeye buna ikna edildi. AK Parti’nin güçlü iktidarını, Türkiye’nin yakaladığı siyasi-ekonomik istikrarı bozmak isteyenler şimdiye dek her yolu denedi. Darbe teşebbüsleri, cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan bildirisi, kapatma davası, Gezi olayları, 17-25 Aralık operasyonu, Kobani 6-8 Ekim hadiselerinden istedikleri neticeyi alamayanlar son koz olarak HDP’yi ortaya sürmüştür. Aslında son koz paralel yapıydı. Onunla netice alacaklarını zannediyorlardı. Paralel fos çıkınca HDP’yi ikna ettiler. Dikkat ederseniz BDP’nin yanına HDP’nin kurulması vesaire hep bunun için. Bunu hedefleyenler şunu istiyor: HDP barajı geçerse AK Partinin milletvekillerinde bir azalma olacaktır. Dolayısıyla anayasayı değiştirecek bir çoğunluğa sahip olamaz. Eğer HDP barışı geçemezse Türkiye’nin istikrarını ve huzurunu bozmak için elimizde büyük bir argüman olur, bu kadar oy alan parti niye mecliste yok diye başlayan tartışmalar yapılır.

HDP’NİN DERDİ TÜRKİYE’NİN İSTİKRARI DEĞİL

HDP buna niye ikna oldu peki? Sonuçta tabanının derdi tasası hedefi var, Kürt anneler çocuklarının eve dönmesini, HDP’nin de buna hizmet etmesini bekliyor, Cihangir solcularının mutlu edilmesini değil.

HDP’nin her iki şekilde de işine gelir. Barajı aşmak da işine gelir aşamamak da. Çünkü onların Türkiye’nin istikrarı diye bir derdi olduğuna da inanmıyorum. Türkiye’nin çözüm sürecini yürütmesinden rahatsız, ekonomisinin büyümesinden rahatsız, her ilde açılan üniversitelerinden, havaalanlarından, yollarından rahatsız, etrafı yanarken Türkiye’nin yanmamsından ve barış sürecini işletmesinden rahatsız çevreler var. Onun için diyor ki, bu AK Parti gitmeli. Götüremezsek de gücünü zayıflatmalıyız. Zaten götürmeye güçlerinin yetmediğini defalarca gördüler. Bu millet buna izin vermez. HDP’nin parti olarak seçime gitmesi AK Parti’nin Türkiye’nin gücünü zayıflatma projesi.

ŞEHİT SAVCI İLE İLGİLİ HİSLERİMİ ANLATMAM İMKANSIZ

Türkiye’de toplumsal huzuru tehdit eden tek terör örgütü PKK değil. DHKP-C’nin Savcı Kiraz’ı rehin alması ve şehit etmesi toplumu derinden sarstı. Teröre de teröristi övene de lanet edildi. Siz ne hissettiniz adalet bakanı olarak?

Bu çok… (Derin bir nefes alıyor) Benim buna cevap vermem, hislerimi açıklamam gerçekten çok zor. Yargı camiası da çok derin bir üzüntü duydu ve olayı bütün boyutlarıyla değerlendirdi. Ben Mehmet Selim Kiraz kardeşime bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Terörün ne vahşetler yapabileceğinin son göstergesi. Ben olaydan sonra ailesini, babasını, eşini, çocuklarını gördükten ve kendisine dair bilgileri aldıktan sonra hissettiğim şeyleri söylemem imkansız. Çok üzüntü verici bir durum. Terör, şiddet ne Türkiye’de ne dünyada hiçbir bir meseleyi çözmedi bundan sonra da çözemez. DHKP-C terör örgütü emperyalizme karşı omuz omuza sloganlarıyla emperyalizme hizmet ettiğini düşünüyorum. Taşeron bir terör örgütü. Türkiye’nin karıştırılması bir yerlere mesaj verilmesi için devreye giren bir örgüttür.

TERÖRÜ ÖVEN DE KATİLDİR

Terör örgütleri adı üstünde terör örgütü. Ahlakı hukuku sorumluluğu yok. Yer altı, karanlık yapılar. Ama gün ışında, kamuoyunun önünde olup da terörü öven, perdeleyen, mazeret üreten isimler kişiler kurumlar var. Bunlara yorumunuz ne?

Özellikle medyada kamuoyunu etkileme pozisyonunda olanların teröre mazeret üretmeleri, şehit edilen masumları suçlamaya kalkmaları, teröristlerin eylemlerine manevi destektir. olarak Ben de öyle görüyorum bunu, yargı camiası da öyle görüyor. Tetiği çeken katildir. Tetiği çekme talimatı veren katildir. Ama o tetiği çekenleri masum göstermeye çalışanlar, onları kahramanlaştırmaya çalışanlar sadece o cinayetlerle ilgili değil, başka masumların da katledilmesinin sorumlularıdır. Bunu yaptıktan sonra nasıl uyuyorlar, merak ediyorum.

KORKULARI YENDİK, ÖCÜ SİYASETİNE SON VERDİK

Üç dönemdir milletvekilliği yapanlar yeni dönemde Meclis’te olmayacaklar. Siz de “vadesi dolanlardan” birisiniz. Ne düşünüyor, ne hissediyorsunuz son 13 yıla baktığınızda?    

Türkiye’de çok şey değişti. Biz AK Parti olarak öncelikle korkuları, korkular üzerine bina edilen politikaları yendik, anlamsızlaştırdık. İrtica korkusu, darbe korkusu, siyasetçinin belli odaklara karşı duyduğu korku… Milletin hayrı yararından çok falanlar filanlar ne der korkusuna, çekimser siyasete son verdik. Siyasete de millete de özgüven kazandırdık. 27 Nisan’a verilen cevap önemli bir dönemeçtir. Cumhuriyet mitingleri, kapatma davası ve diğer darbe girişimlerinin hepsine biz “hadi oradan dedik”, öcü siyasetine son verdik.
Öte yandan hak ve hürriyetler konusunda önemli adımlar attık. Tabuları yıktık. Konuşulmayan konuları konuşulur kıldık. Kaldıralım diyenin bile hain ilan edildiği dönemde DGM’leri kaldırdık. Beş sene önce bile özel okullarda Kürtçe eğitim yapılacağını kim düşünebilirdi. Şimdi bakın okullar enstitüler televizyonlar yayınlar müthiş bir özgürlük var.
Anayasada yaptığımız değişikle üniversiteli çocuklarımızın diledikleri kıyafetle okula gidebilmesinin önünü açtık. O zaman dediler ki, ortaokula gelecek mi, kamuya da gelecek mi? Biz yok dedik. Türkiye’nin ortamı böyleydi. Korkularla yasaklarla mücadele ederken bedelleri göze aldık ama öncelikle o korkuyu yenmeyi seçtik. Bakın, kıyafet serbestliğiyle korkulanın olmadığını insanlar gördükçe kamuda, parlamentoda engeller kalktı. Düşünün Merve Hanım Meclise girdiğinde ülkenin Başbakanı kalktı, “burası devlete meydan okunacak yer değildir, bu kadına haddini bildirin” dedi de orada 550 kişi kafasını öne eğdi, kimse “hadi oradan sen kimsin” diyemedi.  Bakın şimdi Mecliste başörtülü vekiller var ve ilk defa bu seçimle de doğrudan halkın oyuyla Meclise girecekler.

Ya Kürt meselesi?

2005’te Başbakanımız Erdoğan Kürt meselesi vardır dedi büyük tartışmalar oldu. Bugün Kürt meselesi yoktur dedi diye itiraz ediyorlar. O gün Kürt meselesi vardı, yüzleşmek gerekiyordu. Biz yüzleştik, ret ve asimilasyon politikalarını bitirdik. Bu meseleyi doğuran sebepleri ortadan kaldırdık. Şimdi Kürt meselesi değil Kürt vatandaşların sorunu var diyoruz, her vatandaşın sorunu olduğu gibi. Türkiye oradan buraya geldi. Dilimize vurulan prangaları kaldırdık. Milli Birlik Beraberlik Kardeşlik Projesi, Demokratik Açılım, Oslo süreci… Düşünün Türkiye’de bir meselenin çözümü için politika geliştiriyorsunuz ama adını koyamıyorsunuz. Bunu kamuoyuna aktarmak zor bir iş. Akil İnsanlar Heyeti bu anlamda o kadar önemli bir iş yaptı ki. İmralı’ya şimdi vekiller gidiyor geliyor. Biz bu meselenin çözülmesi için cesur adım attık. Milletimiz attığımız cesur adımlara sahip çıktı, bu sayede daha büyük işler yaptık. Bu alanlar mayınlı alanlar olmaktan çıktı, tartışılan konuşulan yüzleşilen ve çözülen alanlar oldu. AK Parti’nin 12 yılı otoritelerin yok edildiği, baskıların bitirildiği, korkuların yok edildiği, hürriyet alanlarının genişletildiği, dildeki prangaların çözüldüğü bir dönemdir. Tabi sağlıkta ulaşımda ekonomide o kadar şey oldu ki, saymakla bitmez. Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi sürecidir 12 yıl ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi Türk tarihinin bana göre en büyük devrimi. Bütün bu büyük işleri yapan kadronun içinde bir nefer olmanın şerefi mutluluğu bize yeter.

Aktif siyasete ara vermenize aileniz ne diyor, mutlular mı yıllar sonra sizinle daha geniş vakit geçirebilecekleri için?

Üç dönem kuralının işleyeceği dört yıldır bilindiği için zihinsel olarak biz kendimizi buna hazırladık. Ama eşim ve çocuklar beni evde görmeye alışık olmadıkları için onlar ne yapacaklar bilmiyorum tabi. Ben 1998’ten beri siyasetin içindeyim ve onlar benim evde olmadığım bir hayata alıştılar aslında. Üç çocuğumuz var, üç oğlan. En küçük 6 yaşında, büyük 17 yaşında.

Çok yoğun çalışanlar genelde “her şey tamam da çocuklarımın büyüdüğünü göremedim, o kıymetli zamanlarda yanlarında değildim” diye pişmanlık yaşar?

Aynen öyle. İki büyük çocuk ne zaman bu kadar büyüdüler inanın farkında değilim. Hatta bazen diyorum, “Allah Allah koca adam olmuşlar”. Üç numaranın farkındayız ama. O yüzden arkadaşlarıma da hep diyorum, 40’ından sonra mutlaka bir yavrunuz olsun. Allah herkesin evladını hayırlı, ömürlü kılsın bahtlarını açık etsin inşallah.

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.